Not: Görsel herhangi bir peygamberi temsil etmemektedir.
Marksizm, peygamberleri ilahi değil, tarihsel-toplumsal koşulların ürünü olan figürler olarak yorumlar. Marx ve Engels'e göre din, belirli üretim ilişkileri altında ortaya çıkan toplumsal bir bilinç biçimidir. Bu nedenle peygamberler, içinde bulundukları çağın üretim tarzı, sınıfsal yapısı, kabile-feodal ilişkileri, siyasal otoriteleri tarafından şekillenir. Bazı peygamberlerin tarihsel rolü, eski kabile bağlarını parçalamak, yeni bir toplumsal örgütlenme kurmak, hukuki normları değiştirmek gibi sonuçlar doğurmuş olabilir. Bu açıdan, onların faaliyetleri kimi dönemlerde toplumsal dönüşüm yaratmış olabilir. Bu, Marksist literatürde devrimci bir işlev olarak yorumlanabilir. Ama bu, onların sınıf mücadelesi temelli bir devrimci oldukları anlamına gelmez. Marksizm, peygamberleri ve dini hareketleri ideolojik üstyapı kapsamında değerlendirir. Genel olarak din, kimi dönemlerde egemen sınıf düzenini meşrulaştırıcı bir rol oynar, kimi dönemlerde ise ezilenlerin başkaldırısını ifade eden bir kanal haline gelebilir. Örneğin tarihte bazı dini hareketler (köylü isyanları, mezhepsel ayaklanmalar) gerçekten toplumsal muhalefet taşıdı. Ancak bu sınıf bilinciyle örgütlenmiş, üretim ilişkilerini hedefleyen bir devrimcilik değildi. Bu nedenle peygamberlik proletaryanın devrimci mücadelesiyle özdeş değildir. Belirli tarihsel dönemlerde dönüştürücü etkiler yaratabilen bir ideolojik söylem olabilir. Peygamberler tarihsel figürlerdir, ilahi değil. Onların öğretileri, kendi dönemlerinde bazı eski toplumsal ilişkileri sarsmış olabilir. Ancak faaliyetleri sınıf mücadelesine dayalı, üretim ilişkilerini devrimci biçimde dönüştürmeye yönelmiş bir hareket değildir. Dolayısıyla Marksist anlamda devrimci sayılmazlar; fakat toplumsal dönüşüm yaratan etkileri olabilir.
Düşünsel üstyapı altyapıdaki ekonomik ilişkilerin sonucudur. Antik Yunan'da ticaret, şehir devletleri, köleci üretim ve siyasal tartışma mekânları (agoralar) vardı. Bu ortam eleştirel düşünceyi, sorgulamayı, felsefi soyutlamayı teşvik eden bir kamusal tartışma alanı yarattı. Aynı dönemde Yakın Doğu toplumları daha merkezi krallıkların, çöl kabilelerinin ve dinsel-hukuki otoritelerin etkisi altındaydı. Bu maddi yapı, soyut felsefe yerine ahlaki yasa koyan, kabileleri birleştiren, toplumsal düzen kuran peygamberlik kurumunu doğurdu. İki gelenek de toplumdaki çelişkilere yanıt üretir, fakat araçları farklıdır. Antik kentlerde sınıfların belirli bir düzeyde ayrıştığı, boş zamana sahip yurttaşların bulunduğu, ticaretin yoğun olduğu yerlerde ortaya çıkar. Bu katman soyutlama yapabilecek maddi koşullara sahiptir. Toplumsal çözülme, kabile savaşları, sınıfsal çatışmalar ve adalet sorunlarının yoğun olduğu, yazılı hukuk ve devlet aygıtının zayıf kaldığı ortamlarda gelişir. Peygamber figürü burada ahlaki düzen koyucu ve toplumu birleştirici rol oynar. Kısacası felsefe gelişmiş sınıfsal ayrışmanın ve kent yaşamının ürünü, peygamberlik ise toplumsal bütünlük arayışının ve kabile-krallık yapılarının ürünüdür. Aynı coğrafyalar farklı dönemlerde farklı üstyapılar üretir. MÖ 6. yüzyılda Yunanistan'da felsefe doğarken, aynı yüzyıllarda Yakın Doğu'da peygamberlik geleneği güçleniyordu. Bu fark, kültürel özcülükle değil, üretim tarzlarının farklı evrelerde olmasıyla açıklanır. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla Batı'da din felsefileşmiş, Doğu'da felsefi düşünce gelişmiş, her iki gelenek de kapitalist moderniteye eklemlenmiştir. Yani fark tarihsel bir aşamaydı; mutlak ve ebedi değildir. Peygamberlerin veya filozofların ortaya çıkmasını belirleyen şey kültürel karakter değil, toplumun üretim tarzı, sınıfların şekli ve devlet biçimidir. Bir toplumun maddi koşulları peygamber yaratır, bir diğerininki filozof. Aynı toplum farklı çağlarda ikisini de yaratabilir.
Gerçek tarihte peygamberler genelde zulme, eşitsizliğe ve güç tekeline karşı çıkarlar; ancak bunu sınıf temelli bir analizle yapmazlar. Eğer komünist olsalardı, eşitsizliği ahlaki yozlaşma değil sınıf sömürüsü olarak tanımlarlardı. Egemen sınıfları (aristokrasi, devlet bürokrasisi, toprak sahibi sınıf, ticaret oligarşisi) doğrudan karşıt sınıf olarak hedef alırlardı. Bu da mesajlarının hem daha siyasal hem daha materyalist olmasına yol açardı. Peygamberlik, vahye ve kutsal otoriteye dayanır. Komünist bir çerçeve benimsemiş olsalardı toplumsal değişimin kaynağı tanrısal değil, tarihsel-maddi süreçler olurdu. Değişimin öznesi birey değil örgütlü halk olurdu. Bu durumda dinî cemaat yerine devrimci örgüt ortaya çıkardı. Mucizeler yerine toplumun dönüşümü için somut devrimci hedefler konurdu; üretim araçlarının toplumsallaştırılması, köleliğin ve büyük toprak mülkiyetinin kaldırılması, artık değerin kolektif paylaşımı, eğitim ve sağlıkta eşitlik ve kadın–erkek emek eşitliği gibi. Mucize anlatıları yerine ekonomik reformlar ve örgütlenme yöntemleri olurdu. Peygamberler tarihte zaten çoğu zaman iktidar tarafından tehdit olarak görülmüştür. Komünist bir çizgi bu gerilimi daha da artırırdı. Sadece dini değil, mülkiyet ilişkilerini de hedef alacakları için, daha erken ve daha yoğun baskılarla karşılaşabilirlerdi. Hareketlerinin devrimci niteliği nedeniyle daha politik nitelikli çatışmalar doğardı. Birçok din daha sonra devletleşti ve hükümranlık biçimi oldu. Komünist peygamberler devletin sınıfsal baskı aygıtı olduğunu savunacakları için, dini örgütlerin devletleşmesini engellemeye ya da sınırlamaya çalışırlardı. Bu durumda teokratik devlet yerine kitle temelli siyasal komünal örgütlenmeler ortaya çıkabilirdi. Tarihte imparatorluk formunun yeri daha zayıf olurdu. Ümmet kavramı tarihsel olarak inanç temellidir. Eğer komünist çerçevede olsaydı ümmet, sınıfsız toplumun ilk biçimi gibi yorumlanırdı. Evrensel kardeşlik ahlaki değil sınıfsal dayanışma anlamına gelirdi. Bu, dinî bir birlikten çok uluslararası proletarya dayanışmasına benzerdi. Dinlerin geniş kitlelere ulaşma gücü düşünüldüğünde sınıf bilincini ve kolektif eylemi erken dönemlerde yayabilirlerdi. Feodalizmin çözülmesi hızlanabilir, kapitalizme geçiş daha farklı bir rotaya girebilir, modern sosyalist düşünce çok daha erken doğabilirdi. Yani tarihsel evrim hattı kökten değişirdi. Bu alternatif senaryoda peygamberler ilahi otorite değil maddi tarih yasaları temelinde konuşan, kitleleri sınıf bilinci etrafında örgütleyen, sömürü ilişkilerini hedef alan, kolektif devrimci dönüşümü merkeze alan figürler olurdu. Bu da dünya tarihinin ekonomik, siyasal ve kültürel gelişimini köklü biçimde değiştirirdi.
