YURTTA SOSYALiZM, CiHANDA KOMüNiZM!

MÜZİK


Arabesk kültürü, genellikle toplumsal ve bireysel kimlik arasındaki çatışmayı, geleneksel değerlerle modernleşme arasındaki gerginliği ve işçi sınıfının ekonomik ve kültürel marjinalleşmesini yansıtan bir fenomendir. Bu kültür, bir yanda toplumsal dışlanmışlık, yoksulluk ve aidiyet arayışını ifade ederken, diğer yanda popüler kültür ve medyanın ticari çıkarları tarafından şekillendirilir. Arabesk, halkın duygusal yüklerini ve özlemlerini ifade etse de, aynı zamanda ekonomik çıkarlar doğrultusunda popülerleşmiş ve bir tür pazar malına dönüşmüştür. Arabesk kültürünün doğuşu, özellikle 1960'lar ve 1970'lerde Türkiye'deki hızlı sanayileşme, köyden kente göç ve toplumsal yapıdaki büyük değişimlerle paralel bir gelişim gösterir. Kentleşme ve modernleşme ile birlikte, köyden gelen işçi sınıfı, kültürel bir kimlik arayışına girer ve bu arayış arabesk müziği, sineması gibi popüler kültür unsurlarında somutlaşır. Bu durum, halkın geleneksel kültürel değerleri ile modern şehir yaşamının kültürel normları arasındaki gerilimi yansıtır. Arabesk, üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak, özellikle işçi sınıfının yaşadığı ekonomik zorlukları ve toplumsal marjinalleşmeyi dramatize eder. Bir tarafta, bu kültürel biçim, işçi sınıfının duygusal ve kültürel ifadesine bir alan sunarken; diğer tarafta, üretim biçimlerinin ve kültürel pazarın ticari yönü, arabesk kültürünü ticarileştirir ve bir eğlence endüstrisine dönüştürür. Arabesk kültürünün temelleri, Türkiye'nin 1950'li yıllarda başlayan sanayileşme süreci ile atılır. Ancak, kültürel olarak daha çok 1970'lerden itibaren kitlesel bir popülerlik kazanır. Ekonomik olarak bu dönemde Türkiye, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş yaparken, aynı zamanda köyden kente büyük bir göç yaşanır. Bu süreç, büyük bir sınıf farklılığı ve kültürel çatışmayı beraberinde getirir. Ekonomik olarak, arabesk kültürü, köyden kente göç eden ve ekonomik olarak zor durumda olan işçi sınıfının sesini duyurabileceği bir platform yaratırken, popüler müzik ve sinema, kültürel anlamda bir endüstriye dönüşür. Bu noktada, arabesk müzik ve diğer kültürel ürünler, bir yandan halkın duygusal ifadesi olurken, diğer yandan büyük prodüksiyon şirketlerinin ve medya organlarının ekonomik çıkarlarını besler. Arabesk kültüründen kazanç sağlayanlar genellikle büyük prodüksiyon şirketleri, medya kuruluşları ve kültürel endüstrinin önde gelen aktörleridir. Arabesk müzik ve sinema, geniş bir izleyici kitlesi oluşturur, bu da ticari kazanç sağlar. Bu süreçte, kültürel ürünlerin ticarileşmesi ve pazarlanması, endüstri profesyonellerinin kazanç sağlamasına olanak tanır. Ancak, kaybeden taraflar genellikle arabesk kültürünün içeriğiyle bağ kuran geniş halk kitleleridir. Çünkü arabesk kültürünün ticarileştirilmesi, onun özgünlüğünü ve toplumsal eleştirisini zayıflatabilir. Ayrıca, arabesk kültürünün popülerleşmesi, toplumsal sorunları sadece duyusal ve duygusal bir düzeyde ele alırken, gerçek değişim ve toplumsal dönüşümü engelleyebilir. Arabesk kültürünün gelişmesi, toplumun ekonomik dönüşümüyle paralellik gösterir. Sanayileşme ve kentleşme sürecinin hızlanmasıyla birlikte halkın kültürel ihtiyaçları ve duygusal talepleri daha fazla görünür hale gelir. Hukuk, kültür, ideoloji ve politikada derin etkiler yaratır. Arabesk kültürü, bir yandan işçi sınıfının marjinalleşmesini ve toplumsal eşitsizliği dile getirirken, diğer yandan bu kesimlerin sosyal haklar ve eşitlik taleplerinin çok fazla görünür olmamasını da sağlayabilir. Arabesk kültür, hukuk sisteminin toplumdaki sınıfsal adaletsizliklere karşı duyarsız kalmasına da bir yansıma olabilir. Arabesk kültürü, modernleşme sürecinin ve geleneksel değerlerin çatışmasının bir yansımasıdır. Bu kültür, halkın geleneksel kültürle olan bağını sürdürmesini sağlarken, aynı zamanda modern kültürel normlara karşı bir tepki oluşturur. Arabesk, özellikle devrimciler açısından, işçi sınıfının ve yoksulların ezilmesine karşı bir kültürel ifade olarak değerlendirilmiştir. Aynı zamanda popülerleşerek ticarileştirilmesi, ideolojik içeriğini zayıflatıp, daha çok duyusal bir kültür haline gelmesine sebep olmuştur. Arabesk, politik olarak da bir çeşit toplumsal eleştiri ve muhalefet olabilir. Fakat, arabesk kültürünün ticarileştirilmesi, onu apolitik hale getirebilir. Ayrıca bu kültürün gelişimi toplumsal ve politik düzenin bir yansıması olarak, yönetici sınıfın egemenliğini pekiştirebilir. Arabesk kültürü, Türkiye'deki toplumsal ve ekonomik dönüşümlerin bir yansımasıdır ve bu kültürün doğuşu, çoğu zaman bir sınıf mücadelesi, kentleşme, işçi sınıfının marjinalleşmesi ve geleneksel değerlerle modernleşme arasındaki çelişkilerle ilişkilidir. Bu kültürün ticarileşmesi, halkın duygusal ve kültürel ifadesi ile büyük ekonomik çıkarlar arasında bir gerilim yaratırken, arabesk kültürünün ideolojik ve kültürel içeriği zamanla zayıflayabilir ve sadece eğlencelik bir pazar ürününe dönüşebilir.


Marksist bakış açısına göre müzik, toplumsal yapıları ve sınıf ilişkilerini yansıtan bir araçtır. Müzik, egemen ideolojiyi pekiştirebilir veya bu ideolojilere karşı direnç üretebilir. Ayrıca toplumsal değişim ve sınıf bilinci oluşturma işlevi görür. Müzik, bireysel zevkin ötesinde, toplumsal kimlik ve direncin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Özellikle işçi sınıfı ve ezilen gruplar için, müzik, mücadeleleri ve kolektif bilinçlerini güçlendiren bir ifade biçimidir. Kapitalist müzik endüstrisi, tıpkı diğer sektörler gibi kâr amacı güder. Bu durum, müziğin estetik değerlerinden çok, ekonomik çıkarları ön plana çıkaran bir hâl almasına yol açar. Ancak, müzik, bu sisteme karşı ideolojik eleştiriler de geliştirebilir. Müzik, toplumsal hegemonyanın bir aracı olabilir. Egemen sınıflar, müziği kullanarak ideolojik egemenlik kurar. Ancak alternatif müzik, bu egemenliğe karşı bir karşı-hegemonya yaratma potansiyeline sahiptir. Türkiye'de protest müzik, özellikle 1930'lardan sonra halk müziği geleneklerinden beslenmeye başladı. Ama bu müzik daha çok halkın günlük yaşamına dair temalarla sınırlıydı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında, özellikle köy hayatını ve köylünün sıkıntılarını anlatan şarkılar yaygındı. Marksist bir perspektifin etkisiyle protest müzik, daha çok 1960'lar ve sonrasında belirginleşmiştir. Bu dönemde Türkiye'deki toplumsal yapının daha fazla farkına varılması, işçi sınıfı hareketlerinin artışı, köylülerin ve ezilen halkın mücadelelerinin yükselmesi müziğin de bir mücadele aracına dönüşmesine yol açmıştır. Örneğin Grup Yorum, Türkiye'deki en tanınmış protest müzik gruplarından birisidir. 1985 yılında kurulan grup, özellikle 1980'lerin sonlarından itibaren, toplumsal eşitsizliklere, işçi haklarına, siyasi baskılara karşı şarkılar yazmaya ve söylemeye başladı. Grup Yorum'un şarkılarındaki siyasi içerik, Marksist ideolojilere dayanır ve toplumsal değişim için müziği bir araç olarak kullanır. Grup devlet tarafından sık sık yasaklanmış ve üyeleri tutuklanmıştır, bu da grubun müziğinin ne kadar tehdit edici bir nitelik taşıdığını gösterir. Grup Munzur, Alevi inancının ve Kürt kültürünün etkisiyle şekillenen, protest müziği siyasi bir söylemle harmanlayan bir gruptur. Grup, özellikle Kürt halkının özgürlük mücadelesini ve Alevi halkının sorunlarını, geleneksel Türk halk müziği ile protest bir biçimde ifade eder. Ahmet Kaya, Türkiye'deki protest müzik geleneğinin en önemli isimlerinden birisidir. Özellikle 1980'lerin sonlarına doğru, Kürt sorunu ve genel toplumsal adaletsizliklere karşı yazdığı şarkılarla dikkat çekti. Mahsuni Şerif, Türk halk müziği ve protest müzik denildiğinde akla gelen ilk isimlerden birisidir. Şerif, Anadolu halklarının yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik ve baskı altında yaşadıkları durumları şarkılarında işlemiştir. Aşık İhsani, geleneksel Türk halk müziğinin önemli temsilcilerinden birisidir ve aynı zamanda derin bir toplumsal bilinç taşır. Şarkılarında, halkın sorunlarını ve bu sorunlara karşı duyduğu isyanı işler. Dünyada protest müzik, 20. yüzyılın başlarından itibaren toplumsal hareketlerle bağlantılı olarak gelişmiştir. Özellikle 1960'lı yıllarda, ABD ve Avrupa'da sivil haklar hareketi, Vietnam Savaşı'na karşı protestolar, işçi sınıfı hareketleri ve kadın hakları mücadelesi gibi toplumsal değişim çabaları, protest müziğin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Bob Dylan, protest müziğin en önemli isimlerinden birisidir. 1960'larda Amerika'da, özellikle Vietnam Savaşı ve ırkçılığa karşı yazdığı şarkılarla bilinir. İngiliz punk grubu The Clash, 1970'lerin sonlarına doğru, işçi sınıfı mücadelesi ve anti-emperyalizm temaları etrafında şekillenen müzikler üretmiştir. Amerikalı halk müziği sanatçısı Pete Seeger, 1940'lar ve 1950'ler boyunca, işçi sınıfının mücadelesine ve sivil haklar hareketine destek vermiştir. Amerikalı rap metal grubu Rage Against the Machine, 1990'larda kapitalizme, devlet baskısına ve toplumsal eşitsizliğe karşı şarkılar yazmıştır. Marksist bir bakış açısıyla, protest müzik, egemen sınıfların ideolojilerini ve ekonomik çıkarlarını sorgulayan ve halkın sınıf bilincini geliştiren bir araç olarak işlev görür. Protest müzik, sadece toplumsal eşitsizlikleri anlatmakla kalmaz, aynı zamanda bu eşitsizliklere karşı bir direniş çağrısı yapar. Özellikle işçi sınıfının ve ezilen halkların sesini duyurmasını sağlar, toplumsal değişim için birleştirici bir güç olabilir. Türkiye'de ve dünyada, protest müzik geleneksel halk müziği ve popüler müzik türleriyle birleşerek, toplumsal değişim için bir araç haline gelmiştir. Bu müzik türleri, sadece sanat değil, aynı zamanda bir ideolojik ve toplumsal mücadele aracıdır. Marksist perspektif, bu müziğin sınıf mücadelesini, halkın bilinçlenmesini ve sisteme karşı direnişi destekleyen bir işlevi olduğunu savunur.